Cihadı teşvîk
eden ve emreden bazı ayetler şöyledir:
1- "Yoksa siz, hacılara su dağıtmak ve
Mescid-i Haramı (Kâbeyi) onarmak işini,
Allah'a ve ahirete inanıp, Allah yolunda
cihad eden kimsenin işi gibi mi kabul
ettiniz ? Bunlar Allah katında bir
değillerdir."
(Tevbe suresi, 19)
Hacılara su dağıtmak, yeryüzünde en mukaddes
mekan olan Kâbeyi tamir etmek, güzel şeyler
ve sevaplı işler olmakla beraber, hiç bir
zaman Allah yolunda cihad etmek seviyesine
yükselemezler. Kâbe komşuluğunda ibadet
hoştur, ama daha da hoş olan, Allah yolunda
cihaddır. Zira, birisi ferdi ibadettir,
diğeri ise Allah'ın dinini yaymaktır.
Risalet velayetten ne derece üstünse,
risaletle alakalı olarak Allah'ın dinini
yayma mücadelesi, o derece şahsî
kemalatlardan, ibadetlerden üstündür.
Bu nokta tam anlaşılmadığından, hacca giden
bazı müslümanlar, o mübarek mekanlarda ölmek
temennisinde bulunurlar. Halbuki, oraya
ölmeye değil, dirilmeye gitseler ve
döndüklerinde yeni bir şevk ve heyecanla
İslam'a hizmet etseler, kendileri hakkında
çok daha iyi olacaktır.
2- "Mü'minlerden -özür sahipleri
müstesna- oturanlarla, mallarıyla ve
canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir
olamaz. Allah, malları ve canlarıyla cihad
edenleri, derece bakımından oturanlara üstün
kılmıştır..."
(Nisa suresi, 95)
3-"(Düşman) topluluğunu takipte gevşeklik
göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız,
sizin acı çektiğiniz gibi onlar da acı
çekiyorlar. Halbuki siz, onların
ummadıklarını Allah'tan umuyorsunuz..."
(Nisa suresi, 104)
"Ölürsem şehidim" diyen bir mü'min,
böyle bir beklentisi olmayan batıl dava
mensuplarından daha da cesur olmak
zorundadır.
4- "Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa
çıkın. Mallarınız ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu
sizin için daha hayırlıdır."
(Tevbe suresi, 41)
"Gerek hafif, gerek ağır..."
ifadeleri şöyle açıklanmıştır:
-İster severek, ister hoşlanmayarak,
-İster aile yükünüz hafif, ister ağır olsa
da,
-İster hafif silahlarla, ister ağır
silahlarla,
-İster yaya, ister binitli,
-İster genç, ister ihtiyar,
-İster sağlam, ister hasta her hal ü karda
savaşa çıkınız. (1)
"Mallarınızla ve canlarınızla"
ifadesi, cihadın iki türüne işaret eder. Bir
kısım insan vardır ki, mallarını Allah
yolunda sarfederler. Bir kısmı da vardır ki,
hayatlarını bu yolda feda ederler.
"Allah yolunda" denilmesi ise, çok
mühim bir kayıttır. Allah yolunda olmayan
bir mücadele, "cihad" ismine layık
değildir. Cihada ruh kazandıran husus, işte
burasıdır (2). Yoksa, müslümanlardan
başkaları da savaşırlar, kendi din ve
ideolojilerini yaymaya çalışırlar. Hatta, bu
uğurda hayatlarını verirler. Fakat onların
bu mücadelesi, Allah katında değer kazanan
bir mücadele değildir.
5- "Allah yolunda hakkıyla cihad ediniz."
(Hac suresi, 78)
Cihadın hakkını vererek gayret sarfetmekle,
kendini mücahid zannetmek başka başka
şeylerdir. Birincisi hakkıyla cihad,
ikincisi ise, sadece bir oyalanmaktır.
6- "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayın." (Bakara suresi, 195)
Bu ayetle ilgili olarak, şu rivayet
anlatılır: Hz. Muaviye zamanında, İslam
ordusu İstanbul önlerine gelir. Savaş
esnasında, muhacirden bir zat, düşman
saflarına dalar. Bazıları, bu hareketi "kendi
ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın"
ayetine aykırı görür. Bunun üzerine, Hz.
Peygamberin sancaktarı Ebu Eyyub El-Ensarî
şöyle der: "Biz bu ayeti daha iyi biliriz.
Çünkü bu ayet, bizler hakkında indi.
Rasulullah ile beraber yaşadık. Onunla
beraber çok hallerle karşılaştık. O'na
yardımcı olduk. Neticede İslam galip geldi.
Ensar olarak bir araya toplandık. "Allah
bize, Resulüne sahabe olmayı, O'na yardımcı
olmayı nasip etti. Artık İslam galip geldi,
müslümanlar çoğaldı. Biz O'nu, çoluk-çocuk
ve mala tercih etmiştik. Artık savaş
bittiğine göre, evlerimize, çocuklarımıza
dönelim, onlarla yaşayalım" diye
konuştuk. İşte bizler böyle bir halde iken,
bu ayet nazil oldu. (3)
Öyle anlaşılıyor ki, tehlike ileri atılmakta
değil, geri kalmaktadır. Ayetin evvelinde, "Allah
yolunda infak edin" denilmesi, cihadın
ekonomik boyutuna işaret eder. Maddi
imkanları yerinde olanlar, bu imkanları
Allah'ın dinini yayma uğrunda harcamazlarsa,
kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış
olacaklardır.
7- "Şüphesiz Allah, kendi yolunda
birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf
bağlayarak çarpışanları sever."
(Saff suresi, 4)
8- "Ey iman edenler! Can yakıcı bir
azabtan sizi kurtaracak bir ticareti size
anlatayım mı? Allah'a ve Resulüne iman eder
ve Allah yolunda mallarınızla ve
canlarınızla cihad edersiniz. Bilirseniz, bu
sizin için çok büyük bir hayırdır (herşeyden
daha hayırlıdır.) (Bunu yaptığınızda) Allah
günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından
nehirler akan cennetlere ve Adn
Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte
bu, büyük kurtuluştur. Seveceğiniz başka bir
şeyi nasib eder: Allah'dan bir zafer ve
yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele!"
(Saff suresi, 10-13)
Ayette, Allah yolunda cihad, "ticaret"
olarak anlatılmıştır. Ticarette asıl olan
kârdır. Bir şey verilir ve karşılığında
kazanç elde edilir. İşte, mü'minler Allah
yolunda mallarını-canlarını verecekler,
bunun mukabilinde, çok şeyler
kazanacaklardır. Bunlar, ayette şu şekilde
sıralanmıştır:
a. Allah'tan mağfiret,
b. Cennet,
c. Zafer,
d. Yakın bir fetih.
Bunlardan mağfiret ve Cennet ahiretle, zafer
ve fetih dünyayla alakalıdır. Demek ki, hem
dünya, hem ahiret saadeti, ancak Allah
yolunda cihadla mümkündür.
9- "Ey iman edenler ! Kafirlerden size
yakın olanlarla savaşın. Onlar, sizde bir
sertlik bulsunlar. Biliniz ki, Allah,
müttakîlerle beraberdir."
(Tevbe suresi, 123)
Bu ayet, dine davet stratejisini belirleyen
"önce yakınlarını uyar" (Şuara
suresi, 214) ayetine benzemektedir. Yani
uyarmada yakınlardan başlanması gerektiği
gibi, savaşta da yakın düşmandan
başlanacaktır. Nitekim Resulüllah, önce
kavmiyle, sonra diğer Araplarla, daha sonra
Bizansla savaşmıştır. Şüphesiz, bütün
kafirlerle birden savaşmak imkansızdır.
Dolayısıyla, uygun olanı yakından
başlamaktır. (4)
Büyük müfessir Fahreddin Razî, üstteki
ayetin "Onlar sizde bir sertlik bulsunlar"
kısmıyla ilgili şu yorumu yapar: "Gılza"
rikkatin zıddıdır. Cezalandırmada sertliği
bildirir. Şüphesiz sertlik, sakındırmada
daha tesirli, kötülükten men etmekte daha
etkilidir. Fakat her zaman sert olmak uygun
değildir. Zira durum bazan yumuşaklığı,
bazan da sertliği gerektirir. Bu sebeple,
sadece sertlik gösterilmesinin uygun
olmadığına dikkat çekilerek "onlar sizde
bir sertlik bulsunlar" denilmiştir.
Devamlı sert olmak insanları dağıtır,
birbirinden uzaklaştırır. "Onlar sizde bir
sertlik bulsunlar" bu sertliğin her zaman
olmamasına delalet eder. Sanki şöyle
denilmiştir: "Onlar, sizin ahlak ve
tabiatınızı incelediklerinde, sizde bir
sertlik de bulmaları uygundur". Böyle
bir kelam ise, ancak çoğu halinde şefkat,
merhamet olmakla beraber, bir çeşit sertlik
de kendisinde bulunanlar için sadıktır... Bu
sertliğin, alış-veriş, karşılıklı oturup
konuşmak, yemek-içmek gibi hususlarda olması
uygun değildir. (5) |